
“Arkadaşlar yavaş olun. Yavaş, evet. Nazikçe indirmeye çalışalım onu yere.”
Hurdaya dönen aracın çevresinde biriken kalabalık, bilinçsiz bir aceleyle, şoför koltuğuna sıkışmış olan adamı çıkarmaya çalışıyordu. Yolun kenarına park ettikleri araçlarından meraklı gözlerle olay mahallini izleyenler, lüzumsuz bir kalabalık oluşturuyor, bilgisizce ve salt işe yaramak için de olsa bir şeyler yapmaya çalışanların işini iyice zorlaştırıyorlardı. Yardımsever vatandaşların, arabalarının bagajlarından çıkardıkları alet edevatlarla sıkışan yaralıları çıkarmaya çalışmaları hiç şüphesiz acemiceydi. Ambulans veya itfaiye henüz gelmemiş veya gelememişti. Şehrin hemen dışındaki yolda meydana gelen kazanın da sebebi olan kar, her dakika yolun üzerindeki tabakayı kalınlaştırıyor, ambulans ve itfaiyenin yolunu acımasız bir inatla kesiyordu. Sabahtan beri tipi şeklindeydi ama şimdi azalmış, ince ince beyaza boyuyordu yeryüzünü.
Kafa kafaya çarpışmış olan araçlardan birinin başına biriken kalabalık, uzun uğraşlardan sonra yaralıyı sıkıştığı yerden çıkardı. Birkaç kişi, üzerlerindeki paltoları çıkarıp yere, karların üzerine serdi. Yaralı paltoların üzerine yatırıldı. Orta yaşlı, kel kafalı biri eğilip yaralının nabzını yokladı. Bir süre, eli yaralının boynunda sessizce bekledi. Tedirgin kalabalık da en az onun kadar sessizdi. Az ilerdeki ikinci aracın yanında yatan yaralı kadın ve adamın başında bekleyenlerin gözleri de öteki yaralıyı inceleyen grubun üzerindeydi. Kel adam doğrulunca, meraklı bakışlar ona çevrildi.
“Sanırım ölmüş,” dedi kel olan.
“Ölmüş mü?” Kalabalıktan hüzün ve hayal kırıklığı dolu sesler yükseldi. Üzgündüler ama daha çok hayal kırıklığına uğramışlardı. Yaralı adamı hurda arabadan çıkarırlarken, kendilerine övgüye değer bir kahramanlık biçmişlerdi. İyi ve yüce kurtarıcılar olacaklardı ancak ölü adam, adlarının önüne gelmesi muhtemel sıfatları bir anda silip atmıştı. Ama böyle düşünmek utanç verici olsa gerekti.
“Vah zavallı, pek de gençmiş,” dedi içlerinden biri. Diğerleri hüzünlü hüzünlü, ona katıldıklarını belli eden sesler çıkardılar.
Ölü adamın çevresinde bulunanlardan birkaçı, yaralıların olduğu tarafa doğru ilerlerken, karga burunlu, çilli suratlı, genç bir tanesi, “Nerde kaldı bu ambulans?!” dedi, sert bir sesle.
Yanındaki tombul herif, “Bu ülkede ambulanslar ancak ölüleri morga götürmek için gelir,” dedi.
“Haklısın,” dedi bir diğeri. “Galiba insanımız ölülere daha çok değer veriyor.”
Sinirli sinirli gülümsediler. Sonra bunun yanlış anlaşılmasından korkup tekrar ciddi ve teessür yüklü ifadelerine büründüler.
Yer yer kırmızıya boyanmış karlara basarak, yaralıların yanına vardılar ve gergin bir biçimde ambulansın yolunu gözlemeye başladılar. Yakınlardaki bir benzin istasyonundan olay yerine gelen meraklı bir grup da kalabalığa karıştı ve çarpılmış suratlarla, yerde kanlar içinde yatanlara baktılar.
Uzaklarda siren sesleri duyulmaya başladı.
* * *
Cafer şaşkındı. Olan bitene bir anlam veremiyordu. Her şey çok hızlı gerçekleşmişti. Öyle hızlıydı ki, kendini olanların gerisinde kalmış hissediyordu.
Başlangıçta, karlı ve hafif sisli yolda külüstür Doğan’ını kullanıyordu. Dışarıda kara kış, adına tezat düşen hırçın bir beyazlıkla dağları tepeleri esir almış, rüzgârın uğultulu şarkısının eşliğinde abartılı bir güç gösterisi yapıyordu. Cafer ağır ağır arabasını sürüyor, tekerleklere zincir takılı olduğu için, kar ve yol kenarlarında kontrol yapan polisler onu endişelendirmiyordu. Bir radyo-televizyon tamircisinden ucuza aldığı teypten, damar bir parçanın acıklı melodileri yükseliyordu. Cafer keyifli keyifli ıslık çalarak şarkıya eşlik ediyordu. Dışarıdaki öfkeli kar yağışına rağmen güzel bir gün olduğu söylenebilirdi.
Birkaç gün önce şehre gelmiş, eski arkadaşlarla buluşup gezmiş, tozmuş, eğlenmiş, bir saat uzaklıktaki evine dönüyordu. Üniversiteyi kazanma yolundaki girişimleri hüsranla sonuçlanıp baba parası yemeye başlayalı yıllar oluyordu ve kendisinin kabul etmediği ama çevresindekilerin ‘boş’ demekte ısrar ettiği hayatını, arada sırada arkadaş buluşmalarıyla zenginleştiriyordu. Bazen eski dostlara ihtiyaç duyuyordu insan. Aksi halde hayat tekdüze bir çekilmezlikle boşuna geçip gidiyordu. Cafer yaşamı eğlencelik görüyordu ve bir baltaya sap olamamasında bunun payı şüphesiz çok büyüktü…
Dakikalar hoş melodilerin ve hafta sonu macerasının kalıntılarıyla hızla geçiyordu. Yolculuk garip bir biçimde rahat ve dinlendiriciydi.
Her şey böyleydi. Şarkı dinliyor, birkaç günlük geçmişini yâd ediyordu. Sonra, aniden siyah bir kaporta beliriverdi karların arasında. Hızla üzerine gelip daha o direksiyonu kıvırmaya fırsat bulamadan, Doğan’ın sol yarısını biçti. Cafer sadece, karşıdaki araçta irileşmiş gözlerle kendisine bakan kadın ve adamı gördü. Kısa bir süre asılı kaldı bu görüntü gözlerinin önünde. Sonra, vücudu keskin bir acıyla dağlandı ve yoğun basınç altındaymış da görünmeyen bir el onu zorla yukarı doğru çekiyormuş gibi bir hisse kapıldı. Yükselmeye başladı. Kör olmuştu. Karanlıkları izliyor ve yükseliyordu…
Yeniden görmeye başladığı zaman karların üzerindeydi. İnce kar taneleri yüzüne dokunup eriyor, yanaklarında ıslak noktacıklar bırakıyordu. Az ilerisinde insanlar bağrışıyor, telaş içerisinde, eğri büğrü birer yığın haline gelmiş araçların çevresinde koşuşuyorlardı. Araçlardan birinden, düz siyah saçları kanla koyulaşmış bir kadınla, gözlüğü kanayan burnunun üzerinde biçimsizce duran bir adam çıkarıldı. Kalabalıktan bir kişi yolun kenarına park ettiği aracından kirli bir battaniye getirdi ve karlı yola serdi. Yaralılar battaniyenin üzerine yatırıldı.
Diğer tarafta ise büyük bir kargaşa ve gürültü vardı. İnsanlar anlamsız sesler çıkarıyor, aracın ön camının bulunduğu kısımdaki demir parçalarını sökmeye çalışıyorlardı. Cafer, korkuyla karışık bir şaşkınlıkla onlara yaklaştı. “Neler oluyor burada?” diye seslendi önündeki gruba. Kimse cevap vermedi veya dönüp ona bakmadı. Büyük bir çabayla işini yapan iki kişinin arasındaki boşluktan şoför koltuğuna sıkışmış olan adama baktı Cafer. Gerçekten de berbat durumdaydı adam. Ona acıdı. Fakat sonra onun kendisine ne kadar da çok benzediğini fark edip şaşırdı.
Yaklaşıp kalabalıktan birinin omzuna dokundu. Eli, adamın bedeninden geçip boşluğa dokundu. Korkuyla eline baktı. Sonra tekrar önündeki adama dönüp, “Arkadaş, bir baksana,” dedi.
Adam onu duyduğunu belirtecek bir harekette bulunmadı. “Buradayım,” dedi Cafer. “Arkandayım. Duymuyor musun beni?”
Sinirlenmeye başlıyordu. Zihnine müthiş bir karmaşa hâkimdi. Buraya nasıl geldiğini bilmiyordu. Biraz önce keyifle arabasını sürüyor, evine doğru seyir ediyordu. Yüreğini titreten bir düşünce beyninde sinsice dolanmaktaydı. O her şeyi açıklayabilirdi belki. Ama Cafer düşünmemeye çalışıyordu. Sahte bir bilinçsizlikle olanları kavramaya çalışıyordu. Tedirgindi ve şimdilik istediği tek şey sesini duyurabilmekti. Varken yok kabul edilmenin dayanılmaz çaresizliğini hissediyordu.
Ne var ki, kalabalık, arabaya sıkışmış olan ve Cafer’e çok benzeyen adamla ilgilenmekle meşguldü. Cafer bir süre sessiz kalmaya karar verdi ve kimseye dokunmamaya gayret ederek olanları izledi. Biraz sonra aceleci güruh arabadaki adamı çıkarıp yere serdikleri paltoların üzerine yatırdı. İçlerinden biri adamın üzerine eğilip iki parmağıyla boynuna dokunduktan sonra, “Sanırım ölmüş,” dedi. Titrek sesler duyuldu.
Yaşlı bir adam yerde yatana bakarak, “Vah zavallı pek de gençmiş,” dedi.
Cafer bir kez daha yerdekinin kendine ne kadar çok benzediğini düşünerek, “Evet ona çok yazık olmuş,” dedi çevresindekilere. Onu duymuş olduklarını umarak, “Garip, bana çok benziyor, değil mi?” diye ekledi.
Yine kimseden ses çıkmadı. Bu Cafer’in korkusunu daha da tetikledi ve onu çok sinirlendirdi. Hışımla onlara doğru yaklaşıp bağıracağı sırada, kalabalıktan birkaç kişi ayrılıp Cafer’e doğru ilerlemeye başladı. Cafer’in içinde küçücük bir umut ışığı belirdi. Onu fark etmiş olmalıydılar. Ancak, adamlar Cafer’e iyice yaklaştılar ve içinden geçip yollarına devam ettiler! Cafer sıcak bir rüzgârın içini yaktığını hissetti. Bunu tarif etmek güçtü ve belki de kendi kendine itiraf etmekten korktuklarının yakıcı ağırlığıydı bu. Onu es geçenlerden birinin, “Galiba insanımız ölülere daha çok değer veriyor,” diyen sesi duyuluyordu.
Cafer şaşkın ve öfke doluydu. Ölü olduğu söylenen adamın çevresindekilere, “Neler oluyor?” diye bağırdı. “Duysanıza beni! Yanınızdayım, bakın işte, hemen arkanızdayım!”
“Boşuna nefesini tüketme delikanlı,” dedi ince bir ses arkasından. “Ah, evet. Bu aptalcaydı, biliyorum. Onun tüketecek bir nefesi yok, öyle değil mi?”
“Ölüyken bile komik olmayı başarıyorsun,” dedi kalın bir erkek sesi. “Ama bundan şikâyetçi olduğumu söyleyemem.”
“Dünyadan kalma bir özellik olsa gerek.”
Gülüşmeler duyuldu.
Cafer arkasını dönünce, yolun kenarında duran ve üzerlerinde bembeyaz elbiseler bulunan dört kişi gördü. Biri kadın, soluk suratlı dört kişi ona bakmaktaydı. Beyaz entarilerinin altından hafifçe görülen ayakları çıplaktı. Suratları gibi renksiz, cansız bir görünümleri vardı. Yüzleri donuk ve ifadesizdi. Görünüşlerindeki ve bir anda ortaya çıkışlarındaki tüm tuhaflığa rağmen Cafer onları görmekten memnun oldu. En sonunda kendisini fark eden, hatta onunla konuşan birilerini bulmuştu. Yine de ihtiyaten, “Sizler de kimsiniz?” diye sorarak, onlara yaklaştı.
“Kaderlerimizin bizi savurduğu yerde buluşan bir grup yoldaşız biz,” dedi kadın, gülümseyerek. Çıkık elmacık kemiklerinin gölgelediği çökük yanakları, bu gülümsemeyle kasıldı. Dalgalı, kumral saçları beyaz entarisinin omuzlarına dökülmekteydi. “Kaderlerimizin bize çizdiği yolun sonunda buluştuk. Bu sonun başında bize merhaba demek istemez misin?”
Şu durumda merhaba demenin anlamsızlığını kısa bir süre zihninde ölçüp biçen Cafer, susmakta karar kıldı. Boş boş karşısındakilere bakarak konuşmalarını bekledi.
“Evet, yolumuzun sona erdiği noktada, ölümde buluştuk,” dedi adamlardan biri. Diğerlerine göre daha toparlak suratlıydı ve yüzü daha canlı bir renkteydi. Gözleri çukur çukur, kuyu gibiydi. “Senin için ölümün başladığı yerdeyiz, genç adam,” diye sözlerine devam etti.
“Ölüm mü?” diye söylendi Cafer. Bu sözcük zihninde küçük kıvılcımlar çıkararak gerçekliğini kabul ettirmeye çalışıyordu ama Cafer biraz daha çabalamakta kararlıydı. “Ölüm,” diye daha sesli bir biçimde tekrar etti. “Bakın, ölen adamdan bahsediyorsanız, evet, onun için ben de üzgünüm. Bana çok benzediğini de kabul ediyorum ama bu bir şey demek değildir ki!”
“Ölüm…” diye mırıldandı, toparlak suratlı olan. Gözlerinde belirgin bir ifade yoktu. “Ölüm bu sefer senin için…”
“Ne demek bütün bunlar!” diye kükredi Cafer. Öfkelenmişti ve bunun da faydasız olacağını hissetmesi öfkesini daha da körüklemişti. “Kimsiniz siz? Ölümden bahsediyorsunuz ve evet, haklısınız. Ölüm hemen arkamızda! İşte şu yerde yatan adamın hemen yanı başında! Burada ne aradığımı veya buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum ama buradayım ve gerçeğim, canlıyım. Ölen o adam. Gelin ve görün, işte…”
“Ne yazık ki daha fazla gelemeyiz,” dedi, bir diğer adam. İçlerinde en genci olmalıydı. Küçük, kibar bir yüzü vardı. Uzun boylu, mağrur duruşluydu. “Bizim dünyamız burada, bu yolun kıyısında sona eriyor.”
“İlerdeki tepenin eteklerinde kurulmuş olan köyün mezarlığından geliyoruz,” dedi tombul suratlı adam. Gülümsedi. “Bunu her söyleyişimde kendimi tuhaf hissediyorum. Yaşarken böyle bir söz duysam katıla katıla gülerdim herhalde.”
“Buna alışmalısın,” dedi kadın. “Her zaman…”
“Sanırım beni anlamadınız, “diyerek, araya girdi Cafer. Uzaklardan siren seslerinin geldiğini fark etti. Buna aldırış etmedi. “Belki de ben iyi anlatamadım.”
“Seni çok iyi anlıyoruz,” dedi toparlak yüzlü adam. “İlk başta ben de ölümü kabullenmekte zorlanmıştım. Çevremdekilere ölmediğimi, yanlarında olduğumu defalarca haykırıp durmuştum. Elbette ki bunun hiçbir faydası olmadı ve bedenim toprağa konulana dek bağırdım. Çaresiz ve öfkeliydim. Şu ana senin olduğun gibi. Beni duymadılar. Duyamazlardı. Ölülerin sesi canlılara ulaşmazdı.”
“Evet evet,” dedi kadın, belli belirsiz bir gülümsemeyle, “benim için de çok zor olmuştu ölümü kabullenmek. Ama benim ölümüm gerçekten feci olmuştu. Ah, bundan bahsetmek istemiyorum.”
“Sen de kabulleneceksin,” dedi genç olanı. “Bedenin toprağa girene kadar boşlukta kalacaksın. Zorlu bir süreç bu ama sen şanslısın; çünkü bizim gibi iyi ölülere rastladın.”
Yine gülüştüler.
Siren sesleri daha yakındaydı artık. Cafer’in zihnine büyük bir karmaşa hâkimdi ama kabul etmeye yanaşmadığı gerçeklik artık yanı başındaydı veya başından beri zaten Cafer onun kapattığı kapının gerisindeydi. Karşısında ölmüş insanlar olması başlı başına tuhaflıktı onun için. Söz konusu olan şey ölümdü ve şu anda Cafer’in yüreğini titretip beynini soğuk düşüncelerin rüzgârıyla kavuran bu sözcükten nasıl da basit ve sıradan bir şeymiş gibi bahsediyor, üstelik gülmeyi başarabiliyorlardı. Bunları düşünmek bir bakıma Cafer’i olanların bir oyun olduğu yalanına daha fazla yaklaştırıp cesaretlendiriyordu. Yine de ölümün oyunu olur mu? diye sormadan edemiyordu.
Bakışlarını, hiç konuşmamış olan dördüncü kişiye çevirdi. Seyrek saçlı, sivri burunlu, ince dudaklıydı. Yakışıklı olduğu söylenemezdi hiç şüphesiz. Sessizce ölü arkadaşlarını dinliyor, kimi yerlerde başını sallayıp anlatılanlara katıldığını belli etmeye çalışıyor ama konuşma gayretinde bulunmuyordu.
Cafer’in bakışlarını fark eden genç adam, “Evet,” dedi, “onu konuşturmak için işkence yapma gereksinimi duyuyor insan bazen. Ama bir ölüye ne kadar acı çektirebilirsin ki!”
“Yaşarken de konuşmaya ihtiyaç duymazdım,” dedi sivri burunlu adam, kuru bir sesle. “İnanın ölümüm de son derece sessiz oldu.”
“Bunu anlatmıştın,” dedi kadın. Cafer’e döndü ve “Kalp krizinden öldü o,” diye devam etti. “Evinde yalnızdı ve komşularının onun öldüğünü fark etmeleri de epey uzun sürdü. Biliyor musun Selçuk, çürümeye başlayan bedeninin başında çaresizlik içinde dolanıp durduğunu anlattığın zaman sana çok acımıştım. Bu çok kötü bir şey olmalı. Bedenlerimiz, ruhlarımıza emanet edilmiş giysilerdir ve her ne kadar onun bir gün yok olacağını bilsek de, bu yok oluşa şahit olmak çok yıkıcı olur. Aslında karşınızda çürüyen şey sizsinizdir ve yaşarken kusurlarına lanetler yağdırdığınız bu et yığınıyla aranızda kopması zor bir bağ vardır. Kendinizden nefret ederken ondan da nefret eder, kendinize layık bulduğunuz tüm güzellikleri ona da atfedersiniz. Bir bakıma siz aynada gördüklerinizsinizdir. Bu yüzden Selçuk için ölüm acı vericiydi ve bu yüzden senin için genç adam, yerde kanlar içinde yatan cesedi görmek acı ve kabul edilemez.”
“Ben ölmüş olamam,” dedi Cafer, hemen hemen kırılmış, üzgün bir inatla.
“Öldün arkadaşım.”
“Ölüsün ve bu gerçeği kabullenmek zorundasın.”
“Ölüm!.. Ne büyük bir bilinmez yaşayanlar için! Sana bir şey söyleyeyim mi genç adam? Ölmek bir yerden sonra yaşamaktan daha kolay, daha çekilir geliyor insana. Ölüyken de korkuların vardır ama bir daha ölmek gibi yıpratıcı bir korkuyla boğuşmak zorunda kalmazsın. Ölüysen, yarın, diye bir şey yoktur. Yapılması gerekenler, anlamsız koşuşturmalar, zamansız hüzünler, yorucu düşünceler, ayrıntılar ve ayrıntılarda gizlenenler yoktur. Ölüm, birçok boşluğu ve anlamı olmayan çoğu şeyi siler, sonsuzluğa gömer. Böylece yenilerine yol verir, zaman döner, hayatlar devam eder ve yine ölümde biter. Anlayacağın aslında var olan tek şey ölümdür, çünkü ölüm her şeyin sonu ve başıdır.”
Cafer ne diyeceğini, ne yapacağını bilemiyordu. Siren sesleri çok yakındaydı artık. Dönüp baktığında bir ambulansın kalabalığa ve kaza yapmış araçlara yaklaştığını gördü. Kar tamamen durmuştu.
Kalabalıkta hareketlenmeler oldu. Sinirli birkaç kişi ambulansa yaklaşıp içindekilere sayıp sövdü. Ambulanstaki hemşire ve doktorlarla öfkeli grup arasındaki kısa tartışmadan sonra bir sedye çıkarılıp ölü Cafer’in yanına getirildi.
“Hayır hayır,” dedi bir kişi. “O ölmüş. Önce yaralılarla ilgilenin.”
Sedyeyi taşıyanlar aceleyle yaralıların olduğu tarafa doğru ilerlerken, doktor geldi ve Cafer’in nabzını kontrol etti. Sonra üzgün üzgün başını sallayıp o da yaralı olanların yanına gitti.
“Bedeninin biraz daha dışarıda kalması iyi bir şey.”
Konuşan, kadındı. Cafer döndü ve soran gözlerle ona baktı.
“Demek istediğim,” dedi kadın, “mezara konulana kadar özgürsün fakat yine de bedenine bir parça bağlı kalacaksın. Ondan çok fazla uzaklaşamayacaksın.”
Cafer bir şey demedi. Arkalarından haykırışı andıran bir ses gelince, tüm ölüler bakışlarını o yöne çevirdiler.
Yaralı adamın üzerinde biçimsiz bir gölge yükselip kayboluyor, buna adamın boğuk feryatları eşlik ediyordu. Cafer bir an etraftakilerin onun sesini duymalarını bekledi. Fakat adamlar yalnızca yaralı kadını ambulansa taşımakla ilgileniyorlardı. Doktor, yardım etmek maksatlı, beceriksizce kadının başını kaldırmaya çalışıp işini aksatmasına sebep olan bıyıklı bir adama fırça atmakla meşguldü. Yaralı adamın bedeninden uzanan gölgemsi figürse arada kendini gösteriyor, sonra çöküp yok oluyordu.
“Can çekişiyor,” dedi Selçuk ismindeki, sessiz adam. “En kötüsü budur. Çabucak ölebildiğin için şanslısın.”
“İki dünya arasındaki boşlukta savrulmak berbat bir durumdur. An azından öyle olduğu söylenir. Ölüler âleminin karanlık yüzüyle fani âlemin sıcak yüzü arasında dönüp durursun ve her iki tarafta da seni çağıranlar vardır. Hangi çağrıya kulak vermen gerektiğini bilemez, hangisinin iyi olduğu konusunda bir fikir yürütemezsin. Boşluktasındır. Geçmişin ve geleceğin yoktur.”
Cafer, öldüm, diye geçirdi içinden. Garip bir duyguydu. Kendini hâlâ yaşıyormuş gibi hissediyor, yaşayan dünyada var olmasının bundan sonraki imkânsızlığını düşününce, fani hayat ona çok uzak görünüyordu. Ailesi, sevdikleri uzaktaydı artık. Geceler ve gündüzler geçmişte kalmıştı, güneşin doğuşunu izleyip geçen günün ardından hayıflanmak yoktu. Cafer ilk anda bunları düşünüyordu. Yaşam buydu çünkü; yaşam geçmişlerin ardından hayıflanmak, onları özlemekti. Yaşam hep bir özlemdi…
Cafer günahkârdı. Yaşarken her şeyi eğlencelik görmüş, bulunduğu andan ötesini çoğu zaman düşünmemişti. Ölümün gerçekliğini yadsımamıştı ama ona göre insan, kendisine biçilen an kadar kısa ömrün her dakikasını mutlu geçirmeli, bunları da özlemlere katık etmeliydi. Ne var ki, eğlenmenin ve mutlu bir yaşam sürmenin günah işlemekle olan bağlantısının ayrımına varamamıştı.
Yaralılar ambulansa taşındıktan sonra ambulans şehre doğru hareket etti. Yaralı adam kaldırılırken Cafer’in arkasındaki kadın, “Büyük ihtimalle ölmeyecek,” dedi. “Yüzü fani dünyaya daha yakındı.”
Cafer’in cesedi yerde yatmaya devam ediyordu. Ambulans görevlileri yaralılarla ilgilenirken, Cafer’in üzeri gazetelerle örtülmüştü. Cafer buna çok üzüldü. Kendi yüzünü bir daha görmeyecek olmanın hüznüydü bu. Ölü kadının dediği gibi; bedenimizle aramızda kopması güç bir bağ vardı. Ve yaşarken, Cafer için, aynalar en değerli eşyalar olmuşlardı…
Cesedin başında bekleyenlerin bir kısmı sıkılıp olay yerinden ayrıldı. Geride kalan birkaç kişi kendi aralarında konuşarak, hurda araçların çevresinde dolanmaktaydı. Cafer bir süre gazeteler altındaki bedenine bakıp bir şey düşünmemeye çalıştı.
“Arkandan ağlayacaklar,” diyen bir ses duyuldu gerisinden. Cafer bakışlarını bedeninin üzerinden çekip arkasını döndü ve genç olana baktı.
“Komik gelebilir ama ben de ölümün arkasından ağlamıştım,” diyordu genç olan. “Gözümden hiç yaş gelmemesine rağmen ağlamış, insanların benim hakkımda neler düşüneceklerini merak etmiş ağlamaya devam etmiştim.”
“Aslında günahlarına ağlamıştın,” dedi tombul adam. “Hataların, acıların, pişmanlıkların için ağlamıştın. Öldükten sonra insanın ilk yüzleştiği şeyler bunlar oluyor hiç şüphesiz. Biz cezalarımızı çektik; en azından şimdilik. Dünyanın sonunu bekliyoruz ama bu bekleyiş de bir sınama bizim için. Ben beklerken, dünyada ne kadar da boş yaşamış olduğumu fark ettim. Ölünce dünyanın pek değerinin olmadığını anlıyorsun. Sana tekrar yaşama hakkı verilse bile döneceğin yerin gene ölüm olacağını bildiğin için belki de. Yorucu ve kısır bir döngü bu.”
“Yaşam gereksiz bir uğraşı,” dedi kadın. “Yaşarken tek zamanın içinde bulunduğun zaman olduğunu düşünüyorsun ve o hızlı değişimin, akışın ayırdına varamıyorsun. Sonra her şey bitiyor ve bu son, geride kalanları anlamsız kılıyor.”
“Ölüm zamana eşlik ediyor,” dedi az konuşanı. “Eskilerin yerini yeniler dolduruyor ve yaşamla ölüm arasındaki dünya dönmeye devam ediyor. Biz bu dünyanın bilinmeyen tarafındayız. Şimdi gitmek zorundayız…”
“Sen, ölümünün yankılarına tanıklık etmek için bir süre daha dışarıda kalacaksın ama bizim geri dönme vaktimiz geldi.”
“Gülünç olmasa kendine iyi bak diyeceğim.”
“Bu çok gülünç.”
“Sana hak veriyorum.”
Geri döndüler ve karla kaplı tarlalardan geçerek, uzaktaki tepenin eteklerinde silik bir görüntüden ibaret olan köye doğru ilerlediler.
Biraz sonra polisler geldi. Polis arabasının siren sesleri karlı akşamüzerinde yankılandı. Onların hemen ardından gelen başka bir ambulansın homurtuları duyuldu. Cafer’in cenazesi ambulansa konuldu. Araç hareket edince Cafer’in bedeni, ruhunu kendine çekti. Kadın, “Yine de bedenine bir parça bağlı kalacaksın,” demişti. Cafer, bedeninin gerisinde sürüklenirken, başını çevirip geriye baktı.
Karla kaplı arazide ölü ayak izleri uzanıyordu sonsuzluğa doğru…
8 Temmuz 2007 Pazar
Karda Ölü Ayak İzleri
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
0 yorum:
Yorum Gönder